10 Mart 2012 Cumartesi

Kadın, Saç, Kahverengi Islak Şeyler

Bugün kuaföre gittim.
Hem sevgiliye bir hediye için, hem de kendimde değişiklik için gittim. Hafiflemek istedim biraz,karmaşıklıktan kurtulmak da istedim. Kuaförde beklediğim sırada bir kadın içeri girdi. Kısacık sarı saçları vardı, neşeli dalgalar etrafındaydı. "Haydi pembeye boyayalım şu saçı" diye bağırdı. Sonradan öğrendiğime göre, kadın ikinci kere kemoterapi görmeye başlayacaktı ve saçları dökülmeden, üç günde kazıtmak zorunda kalacağını bile bile bir "çılgınlık" yapmak istiyordu. Hoşuma gitti.

Kuaförün aceleyle kesip biçtiği saçlarım beni gerçekten hafifleti. "Oh be,kurtuldum!" diye bağırdım. Sonra durdum. Yanımda oturan ve 3 günlük ömrü olan saçlarına bağlanan kadının yanında, saçlarımdan kurtulduğumu söylemiştim. Ayağa kalkıp, yerde duran saçlarıma baktım. Yarısı kadarı gitmişti. Artık bana ait değillerdi. İştahla yere saçıvermiştim zenginliğimi. O anda üzerime ağırlık çöküverdi..

***

Üç günse aklının üşümemesi için kalan,
Memlekete gitmelisin,
Büyütüp bıraktığın yere, herşeyini ve çoğu kimseyi
(Kendin de dahil).
Savurup lodosa,
Saçlarını tanıdık yere uzat ki,
Kahverengi ıslak şeylerin arasından
Küçük umutlar çekip çıkarıverirken,
"Kaybolmadı benden" diyebilesin.







15 Aralık 2011 Perşembe

Felaketin yılı bu yıl, diyorlar!
Sürükleniyoruz,
Yılın başına, dünyanın sonuna doğru..
Günbatımı müjdeledi haberi,
Çılgındı, kırmızıydı, kızgındı.
Ve ben,
Soluk bir yeşile takılı aklım,dalmışım!
Küp şekerleri atıveriyorum durmaksızın bardağıma..
Çay keyfine devam.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Bilinmeyen

Pek rahat ve sıcak olmayan kanepeden kalkıp saate baktı, şafağa az kalmıştı. Elini bir iniltiyle orasına götürüp, kıvranarak pencere kenarına yaklaştı. Kış böyle gelmesini istemediği halde bastırmıştı şehrin üstüne. Rüzgarın uğultusundan fırsat bulabilirse, ağaçların esip gürlemesini dinlemeyi seviyordu. Ellerini soğuk cama dayayıp ağrının dinmesini umdu. Gözlerini kapadı, yaprakların sesine odaklandı..
Bilmemek korkunçtu. İnsanoğlu zaten günlerin neler doğuracağını bilmeden yaşamak zorundayken, kendinden neler doğacağını düşünmek ayrı bir eziyetti. Şu anda gerçekliğinden emin olduğu tek şey, iyi ısınamayan bir evin ortasında kıvrandırtan ağrıydı, ve vücudumuz sinsice anı saklardı eklemlerimize, yani ağrıdan kaçamadığı gibi, anılardan da kaçamazdı. Salondan terliklerini sürüye sürüye ilerleyip banyoya girdi. İşedi, rahatlayamadı,inledi. Banyonun etrafına astığı küçük kağıtlar bir bir düşüyordu nemden. Ege'de karanlık bir koyun ortasında keyifle isyanını dinlediği ağaçlar, göğsünde dallanıp budaklanıyor, kollarında, boynunda çatırdıyordu. Sahil hatırladığı kadar tatlı bir serinliğe sahip değildi artık, soğuk sırtını ağrıtıyordu.

Tam banyodan çıkacakken durdu. Büyüyor muydu, yoksa kandırıyor muydu günlerdir onu? Bakmayı unutmuştu. Geri döndü, baktı.Bacakları titredi. Kalkıp dolabı açmayai paketi aramaya gücünün kalmadığını hissetti. Banyodan çıktı, yatağa girdi, göğsünde inat eden nefesini bırakıp ağlamaya başladı.Ağacın dalları usulca geri çekildi,hıçkırıklarla bir titredi.Ağlamak adettendi veda ederken.

23 Eylül 2011 Cuma

Atlas'ın Umudu



Yol şüphesiz insana çok şey öğretiyor.
"Ve Irmak yine yollarda" sözü, arabayı yola çıkmak için çalıştırdığımız an söylenen, gelenekselleşmiş bir sözdür. Özellikle son birkaç yıldır yollardayım. "Bohemienne".. Evsizlik, bazen yönsüzlük, toprağı aşındıra aşındıra ilerlemek gideceğin yere doğru, işte bunlar var ediyor seni.Yol sana öğretiyor, yol seni gösteriyor, sense anıları kaza, kazıya ilerliyorsun.

Dün annem, okan abimle aşmak zorunda olduğumuz yolsa özel, ürkütücü ve mizacının aksine umut vericiydi.
Yağmur aylar sonra bizimleydi. Griyi, bulutları görünce heyecanlanan insanlar olarak, pek keyifli bir yolculuk olacağına emindik. Ne zamanki camın yüzü beyaz, yol görünmez oldu, işte o zaman korkmaya başladık. Arabanın tekerleklerine vuruyormuş gibi yeryüzüne düşen yıldırımlar, ağaçlara gözdağı veren bulutlar..İşte o zaman, birbirimize söylemeden yumruklarımızı sıkıverdik. Aşık olduğunun seni inciteceğinden korkar, biraz da bilir gibi sustuk, üzüldük. "Yaşadığım" yer olan İstanbul'a en sevdiğim arkadaşımla yolculuk edeceğimi düşünür, bulutları izlerken, sevdiğimin bana geçit vermeyeceğini, hatta beni inciteceğini düşünmek ne kadar üzücüydü..
Önce flört etmiştik, sevmiştik sonra..
Derken bağırmaya başladı.Gözü döndü, sözünden de döndü. Küstüm..Annemin elini sıkıca sardım, çocuğum bu havada.
Ve üzerine düşeni yapıp, sessizce uzaklaştı Bursa'ya yaklaşırken..Geride güzel toprak kokusunu, annemin "harvest edilesi" bitkilerini bırakıp gitti. Hava bizden yana döndü, serinlikle derin bir nefes aldık.
Bu da başka bir yolculuk oyunuydu işte..Evcilik olur da, yolculuk olmaz mı?

II.

İstanbul'a sırtımda kendimi taşıyarak vardım. Toprağına ayağımı bastığımdan beri Atlas gibi dünyaları taşıyorum sanki üzerimde..Dünyalar dediğim, kendi dünyamı, kendimi taşıyorum bir anlamda. Ağır, yoğun ve dengesiz bir Irmak dünyası..Kolay değil. Sendeletiyor, nefessiz bırakıyor, boynuna saplanıyor ağrısı. Ara sıra umutsuzluk, inançsızlık duygusu, özellikle uykumda yakalıyor beni. Boğaz'ın ağır, talihsiz havasını tadıyorum. Yükümü bir kaldırıma atıp hayatımda hiç içmediğim sigaradan tatmak isteyiveriyorum.

O an duraksıyorum.
Mola vermek istediğin kendin misin?
Kim ara vermek ister olduğu kişiye, Yol'una, sevdiğine?
İşte o zaman sigaradan asla boğazıma bırakmadığım dumanı toparlayıp geri üflüyor, evrenimi boynuma güzelce yerleştirip yürümeye devam ediyorum. Benim "kendine gel Irmak"çılığım kendine geliyor işte..
Kendine gel Atlas, kendine gel Irmak.Cezan senin tek mutluluğundur.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Mutluluk Manifestosu


Florentino Ariza'yı sevemiyorum. 51 yıldır sadık olduğunu iddia ettiği aşkının arkasında, gerisinde bıraktığı yüzlerce kadın var. Ama birşeyi çok iyi anladığımı farkettim: adam iş mektubu yazamıyor! İllahi coşku olacak içinde, umut olacak, aşk olacak..İşte bunu anlayabiliyorum. Zira bazen coşkulu olmayan her tür diplomatik cümleye savaş açıyorum kafamda, dansetmeyeceklerse, susuyorum.

Özellikle son 1-2 yıldır, insanlarla konuşmak için gerekli olan cümleleri sıralayıp gözlerimi kapamayı tercih ettim. Geçiştirdim bi nevi kendimi. Komutla çalıştım, komutla güldüm. Büyük işkenceydi..Yaklaşık 1 buçuk hafta önceyse, korkularımın bir kısmını üzerimden soyup atıyor olduğumu farkettim, ilginçtir korkularımdan kurtuluyor olmak da ürküttü beni. Çünkü ben aklının her köşesine korku ekebilen bir insanım, kendime düşmanlığım bundandı hep. Çeşme'ye giderken, elimi çenemin altına koyup yolu izlemeye başladım, Yeni Türkü'den birşeyler dinliyordum. Gözlerim doldu..Şaşırdım. Bu daha önce tatmadığım birşey olduğu için şaşırmadım, hayır, aksine, tatmıştım ve onca zamandan sonra tekrar gözlerime yerleşmişti! Bu biri, birşey, bir yer tarafından mutlu edilmek değildi, yoldu beni mutlu eden..Yolda olmaktı, nefes alıyor olmaktı, kendini sevebiliyor olmaktı..Çeşme'de güneşin altında Marquez'i okurken, eşsiz betimlemelerin içine dalmışken, hep bunları hissettim.
Yazmak istiyorum, görüntülemek istiyorum, şarkısını söylemek istiyorum, becerebilirsem birkaç resmini yapabilirim bile,belki. Eteğimi savurmak istiyorum Karaburun rüzgarına karşı, rakıdan başım dönüp denize ayaklarımı yerleştirmek istiyorum, kumun içinde kaybolduklarını görmek istiyorum..Babamla "Damdaki kemancı" yı bir kere daha izlemek istiyorum, bisiklete binip bir daha düşmek istiyorum.
Yola çıkmam gerek. Göremediğim her yeri görüp, herkesi tanımam lazım. Kendimden çaldığım zamanı telafi etmem lazım, ki affedebileyim. Hala bu fikri kabul edemesem de, diğer Karaburun'u da görmem lazım :) Zenit'imi sandığımdan çıkarmam lazım, pek sadıktı bana..Ve bir daha, söz veriyorum kendime, rüzgarı yüzümde hissetmediğim ve gülümsemediğim hiçbir yerde durup solmayacağım.


1 Ağustos 2010 Pazar

Sadece Bir Karalama..Mı?

Hayatımda beni gerçek anlamda zora sokacak, somut olaylar yaşamadım. Kaldı ki, yaşadığım yılların henüz çok şey deneyimlemiş olacak sayıya geldiğini de söyleyemem. Çevremdekilerin birçoğuna göre yaşadıklarımdan daha çok şey öğrenmişimdir, o ayrı, ama bu yeterli değil. .Oscar Wilde’ın da dediği gibi, her şeyi bilecek kadar genç değilim artık J Öte yandan, gazetelerden öğrendiklerim ister istemez çok bilmişlik katıyor bana.

Karaburun’da olduğum için, dünyadan haber alma hevesim daha da arttıkça gazetelerdeki satır aralarını da daha iyi okuyabildiğimi düşünüyorum. Gazeteler hayatın ta kendisi..Günümüz medyasının gerçek anlamda dişe dokunur bir yayıncılığı olmaması bir yana, etrafında olup bitenlerin hepsini öğretiyor sana istemese de..Nesnelliğin işgalini, duyguların sömürüsünü, bir “marka” ayakkabının bastığı toprağın altında, göçüklerde kalan işçilerin değersizliğini..Öte yandan, dünyanın öbür ucuna ellerini uzatabilmenin yolunu da açıyor, bulanık gösterse de..Ne varsa sözcüklerin üzerinde ya da arkasında var. Satırlar kadar satır araları da öğretiyor, ya da yanıltıyor. O kadar değişken ki..Hem zehir, hem ilaç gibi..Korkutuyor bu beni. Ama, dedim ya, hayat da buna paralel olarak ilerliyor. Çift kişilikli bir insanla el eleyiz. Kendimiz de bizzat öyleyiz. İyisi de var, kötüsü de..O yüzden boşanma oranı az oluyor, iş yaşamla birlikteliğe geldi mi..

Kendimizi farklı sanmak hata olur. Biz üçüncü sayfanın insanlarından, manşetin sahibi politik adamlardan, “in” yerlerde milyonlarını etrafa saçan sözde “zengin” modellerden, patronlardan çok da farklı değiliz..Farklı olmayı bile düşünmeyenleri bir kenara bırakarak, farklı olmaya çalışan kesimi de bir tutuyorum sistemin vatandaşlarıyla. Er ya da geç, öyle ya da böyle, aynı replikleri kuruyoruz..Dönemin sanat anlayışını taklit etmek bir başlangıç sayılıyor hepimizde..

Doğan Cüceloğlu’nun bir kitabında, insanın hapishanede olduğunu fark etmesi, gerçek anlamda yaşamanın ilk adımı sayılıyordu..Bekir Coşkun gibi hissediyorum bugün ben de..Kendi içimdeki kafesin içindeyim ve farkına varıyorum ilk defa, boynumuza geçirdiğimiz ilmeğin kalınlığını..Ve gördüğümün, ölüm anında görüldüğü söylenen ışıklı tünel mi, yoksa umut ışığı mı olduğunu anlamaya çalışmadan, devam edeceğim hayatıma, tiyatro salonunun eşiğinde..

Sadece Bir Karalama..Mı?

Hayatımda beni gerçek anlamda zora sokacak, somut olaylar yaşamadım. Kaldı ki, yaşadığım yılların henüz çok şey deneyimlemiş olacak sayıya geldiğini de söyleyemem. Çevremdekilerin birçoğuna göre yaşadıklarımdan daha çok şey öğrenmişimdir, o ayrı, ama bu yeterli değil. .Oscar Wilde’ın da dediği gibi, her şeyi bilecek kadar genç değilim artık J Öte yandan, gazetelerden öğrendiklerim ister istemez çok bilmişlik katıyor bana.

Karaburun’da olduğum için, dünyadan haber alma hevesim daha da arttıkça gazetelerdeki satır aralarını da daha iyi okuyabildiğimi düşünüyorum. Gazeteler hayatın ta kendisi..Günümüz medyasının gerçek anlamda dişe dokunur bir yayıncılığı olmaması bir yana, etrafında olup bitenlerin hepsini öğretiyor sana istemese de..Nesnelliğin işgalini, duyguların sömürüsünü, bir “marka” ayakkabının bastığı toprağın altında, göçüklerde kalan işçilerin değersizliğini..Öte yandan, dünyanın öbür ucuna ellerini uzatabilmenin yolunu da açıyor, bulanık gösterse de..Ne varsa sözcüklerin üzerinde ya da arkasında var. Satırlar kadar satır araları da öğretiyor, ya da yanıltıyor. O kadar değişken ki..Hem zehir, hem ilaç gibi..Korkutuyor bu beni. Ama, dedim ya, hayat da buna paralel olarak ilerliyor. Çift kişilikli bir insanla el eleyiz. Kendimiz de bizzat öyleyiz. İyisi de var, kötüsü de..O yüzden boşanma oranı az oluyor, iş yaşamla birlikteliğe geldi mi..

Kendimizi farklı sanmak hata olur. Biz üçüncü sayfanın insanlarından, manşetin sahibi politik adamlardan, “in” yerlerde milyonlarını etrafa saçan sözde “zengin” modellerden, patronlardan çok da farklı değiliz..Farklı olmayı bile düşünmeyenleri bir kenara bırakarak, farklı olmaya çalışan kesimi de bir tutuyorum sistemin vatandaşlarıyla. Er ya da geç, öyle ya da böyle, aynı replikleri kuruyoruz..Dönemin sanat anlayışını taklit etmek bir başlangıç sayılıyor hepimizde..

Doğan Cüceloğlu’nun bir kitabında, insanın hapishanede olduğunu fark etmesi, gerçek anlamda yaşamanın ilk adımı sayılıyordu..Bekir Coşkun gibi hissediyorum bugün ben de..Kendi içimdeki kafesin içindeyim ve farkına varıyorum ilk defa, boynumuza geçirdiğimiz ilmeğin kalınlığını..Ve gördüğümün, ölüm anında görüldüğü söylenen ışıklı tünel mi, yoksa umut ışığı mı olduğunu anlamaya çalışmadan, devam edeceğim hayatıma, tiyatro salonunun eşiğinde..